
Harun Tekin paşa dedemmiş. Şu yandaki bal dudaklı. Asıl dedem çeşitli devlet hastanelerinde görev yapmış bir hastabakıcıydı, adı da Mehmet'ti. Ama konumuz bu değil.
Sevgili Harun dedemin koskoca bir yalısı var her paşa dedenin olduğu gibi. 3.sınıf Amerikan yapımı lanetli ev setini andıran dekorasyonu, alttan sisi basmışlar gibi lanet, puslu bir atmosferi var. Yanımda en yakın arkadaşlarımdan biri, Selda. Onun da uzun ve kıvırcık saçları var. Evet. Bir de Ali diye bir arkadaş, liseden. Pek samimi değiliz ezelden beridir, niye yanımda hiç bir fikrim yok. Okulda akça pakça, sevimli suratını görmeye alıştığım bu arkadaşın; saçı sakalı birbirine karışmış ve seneler doldurmuş gamzelerini, ama gözlerine dokunmamışlar, çipil çipli etrafı izlemekte.
Ben de her normal insan evladı gibi benim olmayanı merak eder, çaktırmadan öte beriyi karıştırırım. E ev de tam karıştırmalık. Bir takım gizemler, sisler bişeyler. Bızıkladığım kitaplardan kafamı kaldırdığımda, az önce yanımda gözleri çipildeyen 967 Ali Çakır, taş gibi Ali Larter olmuş salınıyor odanın içinde. Hımm deyip kitaplara dönüyorum, sanki her an Haydar'lar Helena'lara, Adnan'lar Adriana'lara dönüşeviyormuş gibi yadırgamadan. Hıhım.
Gerilim filmlerinin ve görkemli yalıların olmazsa olmazı -yıllardır o yalı senin bu yalı benim gezermiş gibi-, paşa dedemin asla girmemizi istemediği, sürekli kilitli tuttuğu bi oda. Çatı katında(O tavanın da eğimine kurban olurum bu arada). Ben, Ali, bir de Selda hep beraber bu odaya girmek için yanıp tutuşuyoruz. Rüya benim olduğu için, ortamın en saygı gören, en yetkili abisi de ben oluyorum tabii ki(tssıaa). "Hadi lan gidelim bakalım" diyorum, gidiyoruz. Kapıyı şöyle hafif bir iteklememle açılması bir oluyor. Kilitli değilmiş lan, hep Harun dedenin ibneliği. Nasıl korkutmuşsa gözümüzü.
İçeri giriyoruz, dolaşıyoruz, sağı solu bızıkladıktan sonra camdan dışarı bakıyorum. Yalı Arnavutköy'de (Tekirdağ'a yakın olan Arnavutköy) olduğu halde, odanın penceresi Boğaz Köprüsü'nü görüyor. "Oha gelin lan manzaraya bak kanka, millet nerelerde yaşıyor amınakoyim" diye varoş edebiyatı yapıyorum. Halbuki kendi evim de hemen yan sokakta.
Sonra ansızın, ambiyanstan etkilenmiş olacağız ki, ritm tutmaya başlıyoruz. Ben parmaklarımı şaklatıyorum, taş olan Ali ayağındaki topuklu ayakkabıyı belirli aralıklarla ahşap zemine gömçürüyor, o güne kadar sadece müzik derslerinde "odam kireçtir benim, yüzüm güleçtir benim" diye usulca türkü söyleyen halini bildiğim esmer arkadaşım Selda da zenci gırtlağına sahipmiş o an öğreniyorum; ğuuuauuağğaa diye eşlik ediyor. Sonra TAK! TAK! TAK!. 3 spot ışığı altında bize göz eden 3 enstrüman. Ali; "madem seksiyim, neden şu viyolenseli bacaklarımın arasına alıp çalmıyorum" diyor ve davranıyor. Selda -sanırım Sivas'lı oluşuyla alakalı- davulu ve tokmağı kapıyor. Ve ben.. Ben ki bu güne kadar sadece org'da düğün marşını(nıı nıı nınınınının nıın nının nını şeklinde olanı) çalabilmiş insanım, piyanonun başına geçtiğim an, nasıl büyük bir virtüoz olduğumu farkediyorum. PARMAKLARIMIN KALIN OLMASI PİYANO ÇALMAMA ENGEL DDEĞİL İŞTEĞA şeklindeki zafer çığlıklarım eşliğinde Mor ve Ötesi'nden Re'yi söylemeye başlıyoruz. Kendimizi fazla kaptırmış olacağız ki, paşa dedemin feryadıyla kendimize geliyoruz: "Çalmayın o şarkıyı!! çalmayın dedim!!!!1"
Robdöşambrını sürüyerek, ağlaya ağlaya gidiyor. Utanıyoruz tabi, hayvan değiliz. Bakıyorum Ali gene sakallı bıyıklı görünümüne dönmüş, elindeki viyolonselle Güz Gülleri'ni tıngırdatıyor. Hiç istifini bozmamış itoluit.
Pencereden boğaza doğru bakıp "Öff" dediğimi hatırlıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder